öyle deme yine de hayırlı bir kocayımdır ben….
dersimiz roman müziği 101
1993 yılında Tony Gatlif adlı bir Fransız yönetmen Latcho Drom diye bir film yapar. ve o 103 dakikalık film bu gezegendeki Roman müziğini pek bir güzel anlatan yapıttır.
armut dibine düştü….
unutma bugün var yarın yoksun….
hayat arkadaşım….
bugün benim fırtınadaki limanım, yolumun yoldaşı, ruhumun eşi, hayat arkadaşımın doğum günü. kutlu olsun aşkım seni çok seviyorum….
benim yerime anlatsın diye….
ayrılık ateşten bir ok….
anamı uğurlayalı, bir yanımı koparalı, öpüp koklamayalı 5 yıl oldu. biliyorum ölüm Allah’ın emri, ama ayrılık olmasaydı….
41 kere Maşallah….
“Üzerime sabır tohumu ekip sevgiyle suladığın gülünün bilmeni istediği bir şey var seni çok seviyorum.Doğum günün kutlu olsun babacığım.
Dün bana kızdıklarını bugün ben yapıyorum baba çünkü aslında ben senin küçük bir kopyanım umarım senin kadar sevgi dolu olurum.Mutlu yıllar” diye yazmış eşşek sıpası.
hanımsa güzel kelimelerinin ardına hoş bir şarkı eklemeyi ihmal etmemiş. benim de kendi kendime gelin güvey olduğum yer burası oluyor işte. üşenmedim arşivden bulabildiğim bazı fotoğraflardan o şarkıya basit bir klip yaptım. hani hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti misali. izleyenler Maşallah demeyi ihmal etmesin sakın…..
9 yaşındaki Caine’nin ilham veren hayal dünyası….
takvimler doksanlı yılları gösteriyorken, henüz her köşebaşında bir avm açılmamışken, commadore 64 ile başlayan bilgisayar oyunları maceramız street fighterla zirvesine ulaşmışken, Ataköy Galleria’da açılan Fame City adlı hayal dünyası bizleri bambaşka alemlere götürmüştü. bowling diye bir spor olduğunu orada öğrenmiş, golfün minisini ilk kez orada görmüştük. Arcade salonundaki oyunlara harcamıştık tüm jetonlarımızı. bu düş dünyası birçok çocuğun rüyalarını süslerdi. her bayram günü, her haftasonu Fame City kapıları anne babasının kolundan çekiştiren çocuklarla dolup taşardı.
bana o güzel günleri anımsatan ise twitterda keyifle takip ettiğim Uğur Orak’ın (@vanadu) paylaştığı bir link oldu. paylaşılan adreste güney Los Angeles’da yaşıyan 9 yaşındaki Caine Monroy’un müthiş öyküsü yer alıyordu. Caine, tüm çocuklar gibi oyun salonlarının büyülü dünyasına hayran olmuş ama bizden çok daha fazlasını düşleyerek kendi Arcade salonunu yaratmıştı. ama Caine’s Arcade bildiğiniz salonlara benzemiyordu. salondaki tüm oyun makinalarını Caine karton kutulardan kendi elleriyle yapmıştı. her haftasonu babasının araba parçası satan dükkanın bir köşesinde açtığı oyun salonunda müşteri bekleyen Caine’nin şansı bir film yapımcısı olan ilk müşterisi Nirvan Mullick ile döndü. daha sonra ne gibi mucizeler yaşandığını da filmden izleyin artık….
o gece Anadolu’nun Ateşi tüm avrupayı sardı….
eurovision yaklaşıyor heyacanı da artıyor haliyle. Can Bonomo’nun performansını, kimin kime oy vereceğini, Azerilerin nasıl bir yayın yapacağını merakla bekliyorum. ama benim için yarışma gecelerinde şarkılar ve oylamalar kadar önemli bir başka olay da “interval act”ler yani puanlama için verilen arayı dolduran gösteriler. her yıl ev sahibi ülke kendine özgü bir şovla yaklaşık 10 dakika süren bu arayı ilgi çekici kılmaya çalışıyor. bugüne kadar gerçekleşen eurovisionlardaki en özel şovlardan biri, ülkemizdeki yarışmada Anadolu Ateşi’nin yapmış olduğu gösterisiydi. ama o gösteriye gelmeden önce bir eurovision efsanesinden bahsetmek istiyorum. 30 Nisan 1994 yılında İrlanda’nın başkenti Dublin’de düzenlenen yarışmanın açılış ve finalini yapan River Dance gösterisi eurovision seyircilerinin hafızalarında unutulmaz bir iz bıraktı. o gece için bestelenen müzik eşliğinde İrlanda geleneksel danslarını sergileyen ekibin baş daşçıları muhteşem performanslarıyla Jean Butler ve Michael Flatley’di. yukarıda final gösterisini izlediğiniz ekibin aynı geceki asıl şovuna da buradan ulaşabilirsiniz.
gelelim 2004 yılına. 2003 de Sertap Erener Riga’dan zaferle dönünce ertesi yıl ülkemizde nasıl bir şov olacağı merakla beklenmeye başlandı. aslında organizasyonla ilgili hiçbir şey sürpriz olmadı. mesela daha Riga’da kazandığımız gece ben sunucuların Meltem Cumbul ve Korhan Abay olacağını öngörebilmiştim. Meltem Cumbul’un popularitesi o dönem zirvedeydi ve ingilizceye hakimiyeti herkesin malumuydu. Korhan Abay ise fransızca sunumu yapacak TRT standartlarına en uygun isimdi bence. ev sahibi şehiri tahmin etmek de kolaydı ama ben organizasyon Abdi İpekçi’den çok Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleşir diye beklemiştim. bir televizyoncu olarak nasıl bir şov olacağını da merak ediyordum ama Eurovision’un televizyonculuk açısından ne kadar özel bir gece olduğuna dair daha sonra ayrı bir post yazmayı düşünüyorum onun için bu konuyu şimdilik geçelim ve asıl konumuza dönelim. gecenin şov kısımlarında sahnede Anadolu Ateşi’nin olacak olması da beni şaşırtmamıştı. 2001 yılında ilk kez seyirciyle buluşan topluluğun yurtiçi, yurtdışı tüm gösterileri kapalı gişeydi TRT’nin seçim yapması zor değildi. o yıl eurovision şarkı yarışmasında bir ilk de gerçekleşecekti. katılımcı sayısının artması sebebiyle yarı finaller, ilk kez İstanbul’da düzenlenmeye başlandı. Anadolu Ateşi yarı finallardeki davul gösterisiyle salondakileri ve ekranları başındakileri büyüledi. final gecesiyse ülkelerine yarışmayı aktaran yabancı spikerlerin “Turkish River Dance” diye anons ettiği topluluk, şovunu bitirdiğinde salon nerdeyse yıkılıyordu….
dünyayı değiştirmek için çalıyorlar….
müziğin evrenselliğiyle doğa sorunlarına dikkat çekmek isteyen topluluğun asıl ilham kaynağı yaklaşık 10 yıl kadar önce dünyanın dört bir yanında sokakların müziğini kaydetme rüyasıyla yola çıkan bir gurup belgesel film yapımcısıydı. “Playing For Change: Peace Through Music” (Değişim İçin Çal: Müzik aracılığıyla Barış) adlı belgesel film 2008 yılında vizyona girdiğinde büyük beğeni topladı ama asıl patlamayı Ben E. King’in unutulmaz “Stand By Me” parçasının dünyanın dört bir köşesindeki sokak müzisyenlerince kaydedilen versiyonu youtube’a düşünce yaptı. video bugüne kadar 41 milyon kezden fazla izlendi. bugüne kadar yayınladıkları tüm kliplere buradan ulaşabilirsiniz.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



