az olan özdür zannımca….


15 temmuz 2005 saat 16:21 de çekmişim bu fotoğrafı. yanımda bir usta, erdal kınacı var. ev sahibi o. mersin anamur’dayız. bir kahvenin alt katı burası. insanlar terasda kağıt oynuyor. erdal abi, dediğim gibi bir usta. baktığı her yerden bir fotoğraf çıkarmayı başarıyor. ben ise bu ve birkaç taneyle daha yetiniyorum. bu karenin de öyle ahım şahım bir şey olmadığının farkındayım ama yine de beni kendine çeken bir yanı var. belki de anı yaşamış olmanın ayrıcalığıyla ortamın aleladeliği, renklerin solgunluğu bana cazip geliyor. sıradan olmak, fırça darbelerinin yarattığı sahte bir dünyada yaşamaktan bana daha cazip geldiği için de olabilir tabi….

sen de beni sev….


eurovision heyecanı, yarışma tarihinin yaklaşmasıyla bünyeye yayılmaya başladı. bu sene Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yapılacak olan yarışmanın yarı finalleri 22 – 24, finali 26 mayıs’da gerçekleşecek. trt’nin ülkemizi temsil için seçtiği süpriz isim Can Bonomo , merakla beklenen şarkısını, dün akşam trt 1 ana haber ve trt müzik ortak yayınında açıkladı. genç şarkıcı, tahmin edildiği gibi sıradışı bir parçayla çıktı karşımıza. “love me back” isimli şarkı benim de dahil olduğum çoğunluk tarafından beğenildi. tabi her zamanki gibi burun kıvıranlar oldu. katılımcımız yabancı forumlarda da ilgi gördü. artık bundan sonra her şeyi promosyon çalışmaları ve Bakü’deki performanslar belirleyecek. biz de süreci merak ve heyecanla izleyeceğiz artık.

bu arada ben de boş durmayayım bugüne kadar yarışmaya hangi şarkılarla katılmıştık, nasıl sonuçlar almıştık bir derleyeyim istedim. hep beraber hatırlayalım bakalım eurovision sahnesinden Türkiye adına kimler geldi kimler geçti….

anne sözü dinlemedim bak neler oldu….



her insanın hayatında vardır salaklık sınırını zorladığı zamanlar. bundan 20 yıl önce bir mayıs ayı da benim öyle vakitlerimdendi. çünkü yukarıdaki fotoğraftaki halimi kara bahtım kör talihim diye açıklamak mümkün değil. yüzümde taşıdığım 20 küsur dikişin o hikayesine bir dönelim ne demek istediğimi anlarsınız.

fotoğrafın da üzerinde yazdığı gibi 92 senesinin mayıs ayı, itü den bir otobüs dolusu arkadaş bodrum’a tatile gitmeye karar verdik. deniz, eğlence ve alkolle dolu bir program yapıldı elbet. bu yoğun programda bir gün de motosiklet kiralanıp bodrum ve çevresinin turlanmasına ayrıldı. motosikletten denen 2 tekerli canavardan korkan rahmetli annem de bunu duyunca “aman evladım binme o merete, başına birşey gelir” diye sıkı sıkı tembih etti bavulumu toplarken.

bodrum’daki ilk iki gün gayet keyifli geçtikten sonra motosiklet turunun yapılacağı güne gelindi. herkes çiftler halinde motor seçerken ben de kankam harun’un arkasındaki yerimi almaya hazırlanıyordum. motosiklet motosiklet dediğim de bildiğiniz pizzacı motorlarından honda kinetic. malum bunların vitesi falan da yok gazı verirsen gidiyor, frene bastığında duruyor. bisiklete binmiş herkesin kullanabileceği bir araç kısacası. üstüne üstlük bu gerçeği deneyerek de teyit edince rahmetli annemin tüm tembihlerini unutarak, bir cesaret tek başıma motor kiralamaya karar verdim. tüm çiftler kızlı erkekli zaten, harun’un arkasında gezinmeyi de pek kendime yediremedim haliyle.

velhasılı lafı uzatmayayım, kader beni o beklenen sona çekmeye devam ediyordu. bodrum’dan çıkmadan trafik polisi çevirdi ilk olarak gurubu. “aman abi yapma istanbul’lardan geldik, öğrenci harçlığımızı bu motorlara yatırdık”, “ehliyetler otelde kaldı” gibi mazretlerle sıyırdık o engeli. sayıyı net hatırlamıyorum 5 veya 6 sı sap 10 ila 15 arası motor vardı gurupta. saplar önden giderken çiftler aheste aheste arkadan geliyorlardı.




bir çete edasıyla gümbet’e girdik önce. sonrasında biri “yemek için bitez’e gidelim” dedi. karar verildi bitez’e doğru yola konuldu. yollar mıcırlı ve tepelik. öndeki sapların oluşturduğu gurup olarak, arkadakilerden kopup gözden kaybolunca, aklıma gelen şahane fikri attım ortaya. neymiş efendim birimiz motoru yatırıp yanına yatacak kaza süsü verecekmişiz, arkadan gelenlere sıkı bir şaka yapacakmışız bak bak bak.

gerideki gurup tekrar görüş alanına girince, biz de yine yola koyulduk. ben sondan bir önde gidiyorum arkamdaki kim hatırlamıyorum ama harun önde eminim. kask yok, gözlük yok, ibre 90 km de, gözlerde rüzgardan sebep yaşlar. velhasılı o kritik an geliyor ve ben tek el gidonda arkamdan gelene dönüp hadi yetiş diyerek el kol işareti yapıyorum. ondan sonra hayal meyal önüme döndüğü ve yoldan çıkışımı hatırlıyorum. hastane de dikiş atılırken uyanmama kadar olan kısmı anlatılanlardan biliyorum yalnızca. önden giden ekürime bağırıyorlar “harun harun ali düştü” diye. canım kankam da cevap veriyor“hass..tir o az sonra düşecek”.

fazlasıyla uzadı toparlıyayım hikayeyi. sonrasında herkeste bir panik, el bebek gül bebek bakıyorlar bana. izmir’e 9 eylül hastanesine bile götürüyorlar. bir gece kalıyorum orada. guruptakilere kalsa helikopter tutup istanbul’a yollayacaklar oysa ben hayatımda ilk kez bodrum’dayım dönmüyorum.

92 nin mayısının 9 unda da bir tekne gezintisine çıkıyor gurup ve ben yüzümde 20 küsur dikiş, tüm pişkinliğimle en baş köşedeyim. (bakınız başlıktaki fotoğraf)

istanbul dönüşte ne oldu diye soracak olursanız herşeyden habersiz zavallı annem şoku atlattıktan sonra kısa kesiyor “bir daha motora binersen hakkımı helal etmem”. anne sözünü kulak arkası etmiş olan ben bu sözünü edemiyorum o günden beri….

ıstırabı anlatmak için yaratılmış….


babası ordu, annesi alanya doğumlu rum olan stelios kazantzidis, komünist görüşlü olan babası yunan iç savaşında aşırı sağcılar tarafından işkence ile öldürülünce 13 yaşında yetim kalmış. etkileyici sesini cenaze evlerinde ağıt yakan anneannesinden almış. yıllar sonra onun için “ıstırabı anlatmak için yaratılmış” demişler. öyle karakterli bir ses işte kazantzidis’inki….
  • bu videoda iki efsane Kazantzidis ve Xrysanthos Yunanistan’da Skv TV’ye konuk oluyor. ikiliye kemençesiyle Chrisanthopoulo eşlik ediyor.

stelios kazantzidis, müziğe henüz çocuk yaştayken çalışmakta olduğu fabrikanın patronunun verdiği gitarla başlamış. seslendirdiği hem rumca hem türkçe şarkılarla yunanistan’ın en tanınmış rembetiko sanatçısı olmuş. söylediği türkçe şarkılardan bazıları şöyle….

14 eylül 2001 de ölümüyle yunanistan’ı yasa boğan kazantzidis’in yunanca meşhur ettiği kimi şarkılar ise bizim sanatçılarımız tarafından türkçe olarak okunmuş.
  • Kazantzidis’in sesinden Efige Efige
  • şarkıyı Ayla Dikmen Nereye diye seslendirmiş

o köy bizim köyümüzdür….


doğup büyüdüğüm yer olan Ataköy, şu kırklı yaşlarımda bile bana, her uğradığımda farklı duygular hissettiriyor. belki de sebebi, benim hala orayla ilgili bir başka dünyayı kafamda yaşıyor olmamdır.

mesela o dünyada, hanelerin sabah açılan kapıları akşam saatinde insanlar özeline çekilene kadar kapanmıyor, sokaklarda dolaşan bekçiler tanımadıklarına “kimsin, kime geldin?” diye soruyor. benim dünyamdaki Ataköy böylesine kalabalık bir yer değil. 5. kısım bile inşa edilmemiş henüz. sırf bizim arka bahçemizde 3 saha var. biri kafa gol, biri minyatür, biri de büyük kale maçlar için. bir ıslığa onlarca çocuk iniyor evlerinden. bahçesinden meyve yemediğin apartman yok. İstanbul’un göbeğinde yemediğim çeşit meyve yok.

gerçek dünyaya döndüğüm de görüyorum ki insanlar koca koca bloklarda karşı komşularının bile adını bile bilmeden, birbirine selam vermeden yaşıyorlar. bir ekranın kölesi olmuş olan çocuklar futbolu bir bilgisayar oyunu sanıyor. değil bahçeden meyve yemek hormonsuzunu bulabilsek ne ala.

ne yazık bir sihirli değneğim de yok geri dönemiyorum ve beni avutması için solmuş birkaç fotoğrafa güveniyorum….

aslan parçası 11 yaşında bugün….

bugün Yamaç’ın doğum günü. 11 yıl geride kaldı ilk kez kucağımıza aldığımızdan bu yana. kuzguna yavrusu şahin görünür dedikleri misal elbet bize bir başka göründü ama o da Allah’a şükür ki doğdu doğalı hep şirin oldu,



zaman geçtikçe büyüdü koca yakışıklı delikanlı oldu,


siz fotoğrafa bakmayın genelde uslu bir çocuk oldu,


ama kafa gözü şişirdiği haylazlıkları da oldu,


ilk günden beri çalışkan bir öğrenci oldu,


babası gibi yemeye meraklı oldu,


yalnızca yemedi babasının aksine eli maharetli oldu,


her erkek evlat gibi o da anacı oldu,


bir de üstüne üstlük ben galatasaraylı olsun istedim gitti annesi gibi fenerli oldu,


ama armut dibine düşer misali babasının bir kopyası oldu.


bundan sonra da Allah yolunda kul, ülkesine bağlı faydalı bir vatandaş, anne ve babasına hayırlı evlat, doğru, dürüst, sevilen, sayılan, başarılı bir insan, evladına örnek bir baba olur İnşallah….

izle ve dersine çalış….

şimdiki gençler onları tanımıyor bile. gerçi bizim nesil de trt’nin siyaz beyaz ve tek kanal olduğu son yıllarda gördük onları. halbuki onlar sinema tarihinin en komik ikilisiydiler. bu videoda Stan Laurel ve Oliver Hardy ”this is your life” (bir zamanlar ülkemizde Uğur Dündar’ın hazırladığı “işte hayatınız”) programına konuk oluyor. sene 1954 ve bir televizyoncu olarak ders alınacak çok şey var….