salsam kendimi abiler gibi dışarı….

evdeyim şu sıralar yine. hava güzel, sahil de şahane. derdim ne öyleyse atayım kendimi dışarı değil mi? salayım kendimi abiler gibi denize karşı….


seni yenicem Trabzon….


başlığa bakıp aldanmayın, konunun haftasonu oynanacak Trabzonspor – Fenerbahçe maçıyla ilgisi yok. bu yazıda mevzumuz, Kazım Koyuncu ile Türkiye genelinde popülaritesini zirveye taşıyan Karadeniz müziğinin, yeni temsilcileri Ersan Özcan ve Murat İbrahimbaş’ın dumanı hala üstünde olan albümleri. iki genç müzisyen, söyledikleri türkülerle son zamanlarda uzun otobüs yolculuklarımdaki en iyi yol arkadaşlarım oldular.


geçen yılın sükse yapan yerli filmlerinden biri olan Sümela’nın Şifresi Temel filmine kemençesi ve Volkan Konak ile düet yaptığı Sevdalı Türküler parçasıyla katkı veren Murat İbrahimbaş yeni albümüZarha ile müzik piyasasına giriş yaptı. her Trabzonlu gibi futbola ilgili olan ve okul yıllarında amatör futbolcu olan İbrahimbaş ardından bir süre de bayan kuaförlüğü yapmış. babasına inat başlığı kemençe onu müzik dünyasının içine çekmiş. albümde ayna ayna ellere türküsünü babası Remzi İbrahimbaş ile okuyan genç müzisyen omuzunda bal kabi türküsüyle de büyük usta Bahattin Çamurali’ye selam durmuş. albümün ismini taşıyan Zarha‘nın rahmetli annemin memleketi olması da benim için özel bir not. albümün tümünü buradan dinleyebilirsiniz.

çıkardığı Yoroz adlı albümüyle bu yazıya konu olan bir diğer hemşehrim ise Ersan Özcan. Trabzonspor’un ve Galatasaray’ın eski futbolculardan Kadir Özcan‘ın oğlu olan genç müzisyeni ilk olarak doğa için çal projesiyle tanıdık. çıkış albümünü “bir abi, bir baba” diye adlandırdığı Fuat Saka’ya teslim eden Ersan Özcan’ın doğru karar verdiğini söylemek yanlış olmaz. Özcan’ın karadeniz müziğinin usta isimlerinden Fahrettin Dilaver , Koryanalı Hüseyin Köse ve Nikos Papavramidis‘in türkülerini de yorumladığı albümünün tamamını buradan dinleyebilirsiniz….

bu bir bal reklamı değildir….


son günlerde televizyon kanalları bal reklamlarından geçilmez oldu. memlekette bal üretiminde bir patlama mı oldu yoksa üretilen ballar bir şekilde elde mi kaldı bilmiyorum ama balın en çok kaymağa yakıştığını ve bu muhteşem ikiliyi yiyeceğiniz en güzel yerin beşiktaş çarşıdaki Pando ustanın dükkanı olduğunu biliyorum.

bulgarın yeri olarak da bilinen pando ustanın dükkanı 1895 yılında kurulmuş dört beş masalık bir mekan. pando ustanın babası tarafından açılan dükkan eskiden saraya süt ve yoğurt verirmiş. burayı bu kadar meşhur yapansa bir bardak ılık süt eşliğinde sunduğu üzeri ballı manda sütünden yapılmış enfes kaymağı. hatta öyle ki dükkanın ünü yurtdışına kadar ulaşmış. örneğin ingiliz wallpaper dergisi pando ustayı istanbul da gidilecek 100 restorant arasına almış.

bal kaymak dışında sucuklu veya sade sahanda yumurta bulabileceğiniz menüde süt dışındaki tek içecek alternatifi ise çay. daha fazlasını merak ediyorsaız pando ustayla yapılmış güzel bir röportaja buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.



arif’e niyet ibo’ya kısmet….


arif’in manchester’a attığı golü arıyordum nereye geldim misali çıkan videolar bu postda paylaştıklarım. ibrahim tatlıses’in iki farklı konserinin kayıtları. müziğin dilinin evrenselliğinden, türk ve israil halklarının yüzyıllara dayanan geçmişinden ya da gurbetteki Türklerin vatan özleminden dem vurup, blog daha çok okunsun diye allayıp pullamaya ihtiyaç olmayan videolar. çünkü görüntüler ilk saniyelerinden itibaren sizi yakalıyor. şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. İbo’yu ne kadar sevseniz de sevmeseniz de, sesini ve sahnedeki albenisini inkar etmek mümkün değil.

gelelim diğer linklere. 
Tatlıses, yukarıda gördüğünüz konseri 2005 yılında İsrail’de veriyor. ikinci konser ise 1987 yılına ait. İbo’nun Almanya’da büyük bir gurbetçi topluluğunu coşturduğu konserin linkleri de aşağıda.

birinci bölüm, ikinci bölüm, üçüncü bölüm, ve dördüncü bölüm….

yumruk….

hayat yeraltında bir başka yaşanıyor dedik, hayal ettik bir boş vakitimizde….


herşey fotokritikle başladı….


son yıllarda bir fotoğraf(çılık) çılgınlığıdır gidiyor. genç yaşlı birçok kişi negatiften dijitale geçen teknolojiyle birlikte dünyaya bir vizörden bakar buldu kendini. benim başlama sebebim basitti aslında. bir süredir yönetmenlik yapıyordum ve fotoğrafın hem teknik hem estetik açıdan bana birşeyler katacağını umdum ve umutlarımın boşa çıkmadığı kanaatindeyim. internet üzerindeki fotoğraf ve ışıkla ilgili birkaç dökümanı okumamla yıllardır stüdyolarda gördüğümden fazlasını öğrendim. fotoğraf çekme serüvenimde bir site önemli derecede yol almamı sağladı. fotokritik ülkemizde benim gibi birçok amatör fotoğrafçıya yeni bir fırsat sunmuştu, çektiklerini insanlara ulaştırabilme şansı. site, fotoğraf altındaki kritikler, forumlardaki teknik analizler ve gerçek hayatta da uzanan sosyal paylaşımlarla büyüdü. ama her büyüyen ve gelişen topluluk gibi zamanla büyüsünü kaybetti. nerdeyse tüm gününü orada geçiren kitle, alternatiflerin de çıkmasıyla başka mecraları da test etmeye başladı.

eline bir dijital fotoğraf makinası geçiren herkesin “bilmemkim photography” sıfatıyla fotoğrafçı diye ortaya atıldığı günümüzün temelleri de bu fotoğraf paylaşım sitelerin de atılmış oldu. fotokritik halen ülkemizin en önemli fotoğraf paylaşım sitesi olmayı sürdürüyor. fotoiz , netfotoğraf, fotoğraf.web.tr,fotoğraf galerisi bu konuda hizmet veren diğer sitelerimizden.



facebook ile artık hayatımızın en özel anlarına kadar inen fotoğraf paylaşımının en son çılgınlığıysa iphone kullanıcılarının tek elindeki instagram uygulaması. bizim gibi başka teknolijiyi tercih edenler ise “bol şekerli” instagram fotoğraflarını webstagram gibi sitelerden takip etme şansına sahip.

amatörden profesyonele “fotoğrafçı”ların paylaşım yaptıkları dünya üzerindeki en yaygın ağlardan biriyse flickr. samimi ortamı sade tasarımıyla flickr benim de favorilerimden. bir diğer paylaşım sitesideviantart yalnızca fotoğrafa değil tüm sanat türlerine çatısı altında yer veriyor. kaliteli fotoğraflar görebileceğiniz usefilm yine fotoğrafçıların bir diğer tercihi. “fotoğraf üzerinden dünyayı öğreniyoruz” diyentrek earth, kardeşleri trek lens ve trek nature ile özellikle gezi fotoğrafı paylaşanlar için iyi alternatfiler.

gelelim bu yazıya başlamama sebep olan son günlerin gözde sitesi 500 px‘e. site kendini, ilham veren fotoğrafları keşfetme, paylaşma, satın alma ve satma imkanı veren, yaratıcı insanların oluşturduğu fotoğraf topluluğu olarak tanımlıyor. 500 px her ne kadar fotoğraf yüklemesem de fotoğraf izlemek için ilk tercihim olmuş durumda….

meğer bıraktığı iz derinmiş….


yaptığım işin, beni ben yapan tadlarla buluştuğu anlar, hayatıma büyük keyif katıyor. TRT müzik için çekmekte olduğum, Niran Ünsal’ın “hatıralar sarmış dört bir yanımı” adlı programında da böylesi bir gün yaşadım.

Melih Kibar’ı andığımız bölümünün çekimlerinde, usta sanatçının bestelerinin benim üzerimde ne kadar iz bırakmış olduğunu hatırladım. neler neler yoktu ki o besteler arasında. ”İşte Öyle Bir Şey“, “Sevdan Olmasa“, “Bir de Bana Sor“ ve daha niceleri. bütün bu şarkılar hafızama kazınmış meğerse, o çekim üzerlerindeki tozu kaldırınca fark ettim.

ama yine de Kibar’ın üç bestesinin yeri benim için çok özel. ilki Hababam Sınıfı’nın o meşhur müziği. hani aynı melodiyle hem hüzünlendiren hem neşelendiren eser. bir diğeriyse 1974 yılında Timur Selçuk orkestrasınca plak yapılan, sonrasında TRT’nin yayınladığı “oyun treni” programının sinyal müziği olan Panayır Günü. üçüncü ve sonuncusu ise usta sanatçının 1975 yılında Eurovision şarkı yarışması için bestelediği ve o günden sonra yarışmanın bizler için vazgeçilmezi olan Çoban Yıldızı.

ve anladım ki Melih Kibar da bir çoban yıldızı. biz her ne kadar onu unutsak da, o üzerimizde ışıldamaya devam ediyor….

köfte dediğin ekmek arası….



şık restoranlar yerine salaş yerlerde yemeye ayrı bir merakım var. hele mekanın hikayesi bir seyyar arabadan, baraka gibi bir dükkandan başlıyorsa değmeyin keyfime. dekorasyona, sunuma, servise saygı duyarım ama bunlar yerine önümdeki lezzete odaklanmayı tercih ederim.

arabada satılan nohutlu pilavı, plastik tabakda yerim. bir kasa üzerine serilmiş gazete kağıdı, hamsi için en iyi servis masasıdır bana göre. çocukluğumda annemin sokağa salarken elime tutuşturduğu yarım ekmek arası sandviçlerden midir yoksa stad önünde yediğimiz tükürük köftelerinden mi bilemem ama köftenin adresi de tabak yerine ekmeğin arası gibi gelir bana.

bu sebeple büyükçekmece’deki tarihi ekmek içi köftecisi Halil usta arayıp da bulamadığım yer oldu. onun da yolculuğu bir el arabasıyla başlamış. mekanda köfteyi porsiyon yeme seçeneğiniz yok. yalnızca çeyrek, yarım, tam ekmek arasında mı yersiniz ona karar verebiliyorsunuz. şık peçeteler, marka çatal bıçaklar yerine taburelerde oturup, kağıda sarılıp önünüze getirilen köftenizi elde yiyorsunuz.

sonrasında yediğiniz sizi kesmiyor bir tane daha söylüyorsunuz….





istanbul kaybettiği müziğine kavuşuyor….


blogu kafamda daha çok fotoğraf ve video üzerine tasarlamış olsam da içerikte müzik de ağır bir yer alacağa benziyor. bunda işim ve çevremin de etkisi var tabi. sevgili kardeşim serkan halili de çevremdeki müzisyenlerden. kanun çalıyor, hem de çok iyi çalıyor. bitirdiği konservatuarda ders veriyor sazı üzerine. bir de sahne hayatı var. Cafe Aman İstanbul adlı gurupla rembetiko çalıyorlar. son dönemde Fasl-ı Rembetiko adlı çok güzel bir albüm de çıkardılar.

17 mart akşamı ise büyük bir prodüksiyonla TİM sahnesindeler. aman o akşam için başka kimseye söz vermeyin….

liverpool’un 1 numaralı taraftarı….


spor filmleri her zaman ilgi çekici oluyor benim için. fakat hollywood sineması basketbol, beyzbol ve amerikan futbolunda yakaladığı duygusal bağı gerçek futbolla ne yazık ki kuramıyor. ama bu sefer karşıma beni gerçekten etkileyen bir futbol filmi çıktı, will.

ingiliz – türk ortak yapımı olan filmin altında strangelove films ve galata filmin imzası var. 2011 yılında bu projeyi hayata geçiren galata filmin diğer işleri de dikkate değer. 2010 yılında çıkardıkları ve bana göre son yılların en iyi türk belgeseli olan anadolu’nun kayıp şarkıları ile geçen yıl sinemalarda gösterilenentelköy efeköye karşı birer galata film projesi.

will, 2005 yılında istanbul’da oynanan liverpool – milan şampiyonlar ligi finaliyle ilgili hikayesi de bize yakın. bir babayla oğlunu birbirine bağlayan saf futbol sevgisini anlatan öykü, kimi zaman fantastik bir hal alsa da, bana hala neden futbolu sevdiğimi hatırlattı….

deklanşörle tanışmam….

bir kaç yıldır hasbelkader fotoğraf çekiyor paylaşıyorum. dijital çağın fotoğrafçılarındanım yani. ama rahmetli annemdeki eski fotoğrafları tararken bir fotoğrafın arkasındaki not sayesinde ilk çektiğim fotoğrafı bulmuş oldum. “2 Mayıs 976 Ali çekti” yazıyor fotoğrafın arkasında….