dersimiz roman müziği 101

1993 yılında Tony Gatlif adlı bir Fransız yönetmen Latcho Drom diye bir film yapar. ve o 103 dakikalık film bu gezegendeki Roman müziğini pek bir güzel anlatan yapıttır.


armut dibine düştü….


her ne kadar sevgililer günü falan gibi özel günlerden haz etmesem de babalar günün şu ilk dakikalarında aldığım hediye herhalde 41 yıllık ömrümün en güzeli oldu. Yamaç, annesiyle bir olup bir video hazırlamış babalar gününe özel. benim canımdan bir parça oğlum kısaca demiş ki “armut dibine düştü ben senin kopyan oldum”….

unutma bugün var yarın yoksun….


29 yıl önce bugün bu saatler dediler ki baban artık yok. yaşı 48 di daha. zaman acıyı alsa da yaranın izi kalıyor….

hayat arkadaşım….


hayat gelgitleri bol, dalgalı bir deniz misali. gemisi o sularda savrulurken sığınacak bir liman, yoluna yoldaş, ruhuna eş arıyor insan. erkekse hele o kişi, kendini büyüten bir kadının elinden başka bir kadının ellerine teslim ediyor hayatını. onun şefkatli elleri bir başka sarıyor bedeni. hayat arkadaşın oluyor sonra adı.

bugün benim fırtınadaki limanım, yolumun yoldaşı, ruhumun eşi, hayat arkadaşımın doğum günü. kutlu olsun aşkım seni çok seviyorum….

benim yerime anlatsın diye….

ayrılık ateşten bir ok….


öyle bir ayrılık ki dönüşü olmayan. öyle bir ok ki her seferinde kalbi bulan. öyle bir yerden ki isyankar olunamayan.

anamı uğurlayalı, bir yanımı koparalı, öpüp koklamayalı 5 yıl oldu. biliyorum ölüm Allah’ın emri, ama ayrılık olmasaydı….

41 kere Maşallah….



insan kendi kendine gelin güvey olur mu oluyor işte bazen. sağ olsunlar sevenimiz çok olsa gerek doğumgünlerimde facebook sayfam tebrik mesajlarıyla dolup taşıyor. bugün itibariyle 41 yılı geride bırakmış bir adam olsam da güzel bir heyecan oluyor kabul etmek lazım. ama bu yıla farklı girdim. doğumgünümün ilk dakikalarında oğlumun facebook duvarıma yazdığı mesaj beni nerdeyse ağlatıyordu.

“Üzerime sabır tohumu ekip sevgiyle suladığın gülünün bilmeni istediği bir şey var seni çok seviyorum.Doğum günün kutlu olsun babacığım.

Dün bana kızdıklarını bugün ben yapıyorum baba çünkü aslında ben senin küçük bir kopyanım umarım senin kadar sevgi dolu olurum.Mutlu yıllar” diye yazmış eşşek sıpası.

hanımsa güzel kelimelerinin ardına hoş bir şarkı eklemeyi ihmal etmemiş. benim de kendi kendime gelin güvey olduğum yer burası oluyor işte. üşenmedim arşivden bulabildiğim bazı fotoğraflardan o şarkıya basit bir klip yaptım. hani hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti misali. izleyenler Maşallah demeyi ihmal etmesin sakın…..

9 yaşındaki Caine’nin ilham veren hayal dünyası….


takvimler doksanlı yılları gösteriyorken, henüz her köşebaşında bir avm açılmamışken, commadore 64 ile başlayan bilgisayar oyunları maceramız street fighterla zirvesine ulaşmışken, Ataköy Galleria’da açılan Fame City adlı hayal dünyası bizleri bambaşka alemlere götürmüştü. bowling diye bir spor olduğunu orada öğrenmiş, golfün minisini ilk kez orada görmüştük. Arcade salonundaki oyunlara harcamıştık tüm jetonlarımızı. bu düş dünyası birçok çocuğun rüyalarını süslerdi. her bayram günü, her haftasonu Fame City kapıları anne babasının kolundan çekiştiren çocuklarla dolup taşardı.

bana o güzel günleri anımsatan ise twitterda keyifle takip ettiğim Uğur Orak’ın (@vanadu) paylaştığı bir link oldu. paylaşılan adreste güney Los Angeles’da yaşıyan 9 yaşındaki Caine Monroy’un müthiş öyküsü yer alıyordu. Caine, tüm çocuklar gibi oyun salonlarının büyülü dünyasına hayran olmuş ama bizden çok daha fazlasını düşleyerek kendi Arcade salonunu yaratmıştı. ama Caine’s Arcade bildiğiniz salonlara benzemiyordu. salondaki tüm oyun makinalarını Caine karton kutulardan kendi elleriyle yapmıştı. her haftasonu babasının araba parçası satan dükkanın bir köşesinde açtığı oyun salonunda müşteri bekleyen Caine’nin şansı bir film yapımcısı olan ilk müşterisi Nirvan Mullick ile döndü. daha sonra ne gibi mucizeler yaşandığını da filmden izleyin artık….

o gece Anadolu’nun Ateşi tüm avrupayı sardı….


eurovision yaklaşıyor heyacanı da artıyor haliyle. Can Bonomo’nun performansını, kimin kime oy vereceğini, Azerilerin nasıl bir yayın yapacağını merakla bekliyorum. ama benim için yarışma gecelerinde şarkılar ve oylamalar kadar önemli bir başka olay da “interval act”ler yani puanlama için verilen arayı dolduran gösteriler. her yıl ev sahibi ülke kendine özgü bir şovla yaklaşık 10 dakika süren bu arayı ilgi çekici kılmaya çalışıyor. bugüne kadar gerçekleşen eurovisionlardaki en özel şovlardan biri, ülkemizdeki yarışmada Anadolu Ateşi’nin yapmış olduğu gösterisiydi. ama o gösteriye gelmeden önce bir eurovision efsanesinden bahsetmek istiyorum. 30 Nisan 1994 yılında İrlanda’nın başkenti Dublin’de düzenlenen yarışmanın açılış ve finalini yapan River Dance gösterisi eurovision seyircilerinin hafızalarında unutulmaz bir iz bıraktı. o gece için bestelenen müzik eşliğinde İrlanda geleneksel danslarını sergileyen ekibin baş daşçıları muhteşem performanslarıyla Jean Butler ve Michael Flatley’di. yukarıda final gösterisini izlediğiniz ekibin aynı geceki asıl şovuna da buradan ulaşabilirsiniz.

gelelim 2004 yılına. 2003 de Sertap Erener Riga’dan zaferle dönünce ertesi yıl ülkemizde nasıl bir şov olacağı merakla beklenmeye başlandı. aslında organizasyonla ilgili hiçbir şey sürpriz olmadı. mesela daha Riga’da kazandığımız gece ben sunucuların Meltem Cumbul ve Korhan Abay olacağını öngörebilmiştim. Meltem Cumbul’un popularitesi o dönem zirvedeydi ve ingilizceye hakimiyeti herkesin malumuydu. Korhan Abay ise fransızca sunumu yapacak TRT standartlarına en uygun isimdi bence. ev sahibi şehiri tahmin etmek de kolaydı ama ben organizasyon Abdi İpekçi’den çok Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleşir diye beklemiştim. bir televizyoncu olarak nasıl bir şov olacağını da merak ediyordum ama Eurovision’un televizyonculuk açısından ne kadar özel bir gece olduğuna dair daha sonra ayrı bir post yazmayı düşünüyorum onun için bu konuyu şimdilik geçelim ve asıl konumuza dönelim. gecenin şov kısımlarında sahnede Anadolu Ateşi’nin olacak olması da beni şaşırtmamıştı. 2001 yılında ilk kez seyirciyle buluşan topluluğun yurtiçi, yurtdışı tüm gösterileri kapalı gişeydi TRT’nin seçim yapması zor değildi. o yıl eurovision şarkı yarışmasında bir ilk de gerçekleşecekti. katılımcı sayısının artması sebebiyle yarı finaller, ilk kez İstanbul’da düzenlenmeye başlandı. Anadolu Ateşi yarı finallardeki davul gösterisiyle salondakileri ve ekranları başındakileri büyüledi. final gecesiyse ülkelerine yarışmayı aktaran yabancı spikerlerin “Turkish River Dance” diye anons ettiği topluluk, şovunu bitirdiğinde salon nerdeyse yıkılıyordu….

dünyayı değiştirmek için çalıyorlar….


“Doğa İçin Çal” müzisyenlerinin “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Çiçek Abbas” ve “Devlerin Aşkı” şarkılarından oluşan 4. videoları 26 mart günü internette yayınlandıktan sonra hızla sosyal ağlarda paylaşılmaya başladı. Ağaçlar.net tarafından ortaya konan Doğa İçin Çal projesi ilk olarak “Divane Aşık Gibi” türküsü için yaptıkları kliple tanındı. ardından “Uzun İnce Bir Yoldayım” ve “Gesi Bağları”, “Çemberimde Gül Oya”, “Çayeli’nden Öteye” türkülerinden oluşan potporileriyle büyük bir hayran kitlesine ulaşmıştı.

müziğin evrenselliğiyle doğa sorunlarına dikkat çekmek isteyen topluluğun asıl ilham kaynağı yaklaşık 10 yıl kadar önce dünyanın dört bir yanında sokakların müziğini kaydetme rüyasıyla yola çıkan bir gurup belgesel film yapımcısıydı. “Playing For Change: Peace Through Music” (Değişim İçin Çal: Müzik aracılığıyla Barış) adlı belgesel film 2008 yılında vizyona girdiğinde büyük beğeni topladı ama asıl patlamayı Ben E. King’in unutulmaz “Stand By Me” parçasının dünyanın dört bir köşesindeki sokak müzisyenlerince kaydedilen versiyonu youtube’a düşünce yaptı. video bugüne kadar 41 milyon kezden fazla izlendi. bugüne kadar yayınladıkları tüm kliplere buradan ulaşabilirsiniz.


“Playing For Change” artık turneler düzenleyen ve özellikle gelişmemiş ülkelerdeki çocuklara müzik eğitimi veren bir vakıf. ilhamı bulmak için çıktıkları dünya yolculuklarına hala tutkuyla dünyayı müzik yoluyla birleştirmek adına devam ediyorlar….

salsam kendimi abiler gibi dışarı….

evdeyim şu sıralar yine. hava güzel, sahil de şahane. derdim ne öyleyse atayım kendimi dışarı değil mi? salayım kendimi abiler gibi denize karşı….


seni yenicem Trabzon….


başlığa bakıp aldanmayın, konunun haftasonu oynanacak Trabzonspor – Fenerbahçe maçıyla ilgisi yok. bu yazıda mevzumuz, Kazım Koyuncu ile Türkiye genelinde popülaritesini zirveye taşıyan Karadeniz müziğinin, yeni temsilcileri Ersan Özcan ve Murat İbrahimbaş’ın dumanı hala üstünde olan albümleri. iki genç müzisyen, söyledikleri türkülerle son zamanlarda uzun otobüs yolculuklarımdaki en iyi yol arkadaşlarım oldular.


geçen yılın sükse yapan yerli filmlerinden biri olan Sümela’nın Şifresi Temel filmine kemençesi ve Volkan Konak ile düet yaptığı Sevdalı Türküler parçasıyla katkı veren Murat İbrahimbaş yeni albümüZarha ile müzik piyasasına giriş yaptı. her Trabzonlu gibi futbola ilgili olan ve okul yıllarında amatör futbolcu olan İbrahimbaş ardından bir süre de bayan kuaförlüğü yapmış. babasına inat başlığı kemençe onu müzik dünyasının içine çekmiş. albümde ayna ayna ellere türküsünü babası Remzi İbrahimbaş ile okuyan genç müzisyen omuzunda bal kabi türküsüyle de büyük usta Bahattin Çamurali’ye selam durmuş. albümün ismini taşıyan Zarha‘nın rahmetli annemin memleketi olması da benim için özel bir not. albümün tümünü buradan dinleyebilirsiniz.

çıkardığı Yoroz adlı albümüyle bu yazıya konu olan bir diğer hemşehrim ise Ersan Özcan. Trabzonspor’un ve Galatasaray’ın eski futbolculardan Kadir Özcan‘ın oğlu olan genç müzisyeni ilk olarak doğa için çal projesiyle tanıdık. çıkış albümünü “bir abi, bir baba” diye adlandırdığı Fuat Saka’ya teslim eden Ersan Özcan’ın doğru karar verdiğini söylemek yanlış olmaz. Özcan’ın karadeniz müziğinin usta isimlerinden Fahrettin Dilaver , Koryanalı Hüseyin Köse ve Nikos Papavramidis‘in türkülerini de yorumladığı albümünün tamamını buradan dinleyebilirsiniz….

bu bir bal reklamı değildir….


son günlerde televizyon kanalları bal reklamlarından geçilmez oldu. memlekette bal üretiminde bir patlama mı oldu yoksa üretilen ballar bir şekilde elde mi kaldı bilmiyorum ama balın en çok kaymağa yakıştığını ve bu muhteşem ikiliyi yiyeceğiniz en güzel yerin beşiktaş çarşıdaki Pando ustanın dükkanı olduğunu biliyorum.

bulgarın yeri olarak da bilinen pando ustanın dükkanı 1895 yılında kurulmuş dört beş masalık bir mekan. pando ustanın babası tarafından açılan dükkan eskiden saraya süt ve yoğurt verirmiş. burayı bu kadar meşhur yapansa bir bardak ılık süt eşliğinde sunduğu üzeri ballı manda sütünden yapılmış enfes kaymağı. hatta öyle ki dükkanın ünü yurtdışına kadar ulaşmış. örneğin ingiliz wallpaper dergisi pando ustayı istanbul da gidilecek 100 restorant arasına almış.

bal kaymak dışında sucuklu veya sade sahanda yumurta bulabileceğiniz menüde süt dışındaki tek içecek alternatifi ise çay. daha fazlasını merak ediyorsaız pando ustayla yapılmış güzel bir röportaja buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.



arif’e niyet ibo’ya kısmet….


arif’in manchester’a attığı golü arıyordum nereye geldim misali çıkan videolar bu postda paylaştıklarım. ibrahim tatlıses’in iki farklı konserinin kayıtları. müziğin dilinin evrenselliğinden, türk ve israil halklarının yüzyıllara dayanan geçmişinden ya da gurbetteki Türklerin vatan özleminden dem vurup, blog daha çok okunsun diye allayıp pullamaya ihtiyaç olmayan videolar. çünkü görüntüler ilk saniyelerinden itibaren sizi yakalıyor. şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. İbo’yu ne kadar sevseniz de sevmeseniz de, sesini ve sahnedeki albenisini inkar etmek mümkün değil.

gelelim diğer linklere. 
Tatlıses, yukarıda gördüğünüz konseri 2005 yılında İsrail’de veriyor. ikinci konser ise 1987 yılına ait. İbo’nun Almanya’da büyük bir gurbetçi topluluğunu coşturduğu konserin linkleri de aşağıda.

birinci bölüm, ikinci bölüm, üçüncü bölüm, ve dördüncü bölüm….

yumruk….

hayat yeraltında bir başka yaşanıyor dedik, hayal ettik bir boş vakitimizde….


herşey fotokritikle başladı….


son yıllarda bir fotoğraf(çılık) çılgınlığıdır gidiyor. genç yaşlı birçok kişi negatiften dijitale geçen teknolojiyle birlikte dünyaya bir vizörden bakar buldu kendini. benim başlama sebebim basitti aslında. bir süredir yönetmenlik yapıyordum ve fotoğrafın hem teknik hem estetik açıdan bana birşeyler katacağını umdum ve umutlarımın boşa çıkmadığı kanaatindeyim. internet üzerindeki fotoğraf ve ışıkla ilgili birkaç dökümanı okumamla yıllardır stüdyolarda gördüğümden fazlasını öğrendim. fotoğraf çekme serüvenimde bir site önemli derecede yol almamı sağladı. fotokritik ülkemizde benim gibi birçok amatör fotoğrafçıya yeni bir fırsat sunmuştu, çektiklerini insanlara ulaştırabilme şansı. site, fotoğraf altındaki kritikler, forumlardaki teknik analizler ve gerçek hayatta da uzanan sosyal paylaşımlarla büyüdü. ama her büyüyen ve gelişen topluluk gibi zamanla büyüsünü kaybetti. nerdeyse tüm gününü orada geçiren kitle, alternatiflerin de çıkmasıyla başka mecraları da test etmeye başladı.

eline bir dijital fotoğraf makinası geçiren herkesin “bilmemkim photography” sıfatıyla fotoğrafçı diye ortaya atıldığı günümüzün temelleri de bu fotoğraf paylaşım sitelerin de atılmış oldu. fotokritik halen ülkemizin en önemli fotoğraf paylaşım sitesi olmayı sürdürüyor. fotoiz , netfotoğraf, fotoğraf.web.tr,fotoğraf galerisi bu konuda hizmet veren diğer sitelerimizden.



facebook ile artık hayatımızın en özel anlarına kadar inen fotoğraf paylaşımının en son çılgınlığıysa iphone kullanıcılarının tek elindeki instagram uygulaması. bizim gibi başka teknolijiyi tercih edenler ise “bol şekerli” instagram fotoğraflarını webstagram gibi sitelerden takip etme şansına sahip.

amatörden profesyonele “fotoğrafçı”ların paylaşım yaptıkları dünya üzerindeki en yaygın ağlardan biriyse flickr. samimi ortamı sade tasarımıyla flickr benim de favorilerimden. bir diğer paylaşım sitesideviantart yalnızca fotoğrafa değil tüm sanat türlerine çatısı altında yer veriyor. kaliteli fotoğraflar görebileceğiniz usefilm yine fotoğrafçıların bir diğer tercihi. “fotoğraf üzerinden dünyayı öğreniyoruz” diyentrek earth, kardeşleri trek lens ve trek nature ile özellikle gezi fotoğrafı paylaşanlar için iyi alternatfiler.

gelelim bu yazıya başlamama sebep olan son günlerin gözde sitesi 500 px‘e. site kendini, ilham veren fotoğrafları keşfetme, paylaşma, satın alma ve satma imkanı veren, yaratıcı insanların oluşturduğu fotoğraf topluluğu olarak tanımlıyor. 500 px her ne kadar fotoğraf yüklemesem de fotoğraf izlemek için ilk tercihim olmuş durumda….

meğer bıraktığı iz derinmiş….


yaptığım işin, beni ben yapan tadlarla buluştuğu anlar, hayatıma büyük keyif katıyor. TRT müzik için çekmekte olduğum, Niran Ünsal’ın “hatıralar sarmış dört bir yanımı” adlı programında da böylesi bir gün yaşadım.

Melih Kibar’ı andığımız bölümünün çekimlerinde, usta sanatçının bestelerinin benim üzerimde ne kadar iz bırakmış olduğunu hatırladım. neler neler yoktu ki o besteler arasında. ”İşte Öyle Bir Şey“, “Sevdan Olmasa“, “Bir de Bana Sor“ ve daha niceleri. bütün bu şarkılar hafızama kazınmış meğerse, o çekim üzerlerindeki tozu kaldırınca fark ettim.

ama yine de Kibar’ın üç bestesinin yeri benim için çok özel. ilki Hababam Sınıfı’nın o meşhur müziği. hani aynı melodiyle hem hüzünlendiren hem neşelendiren eser. bir diğeriyse 1974 yılında Timur Selçuk orkestrasınca plak yapılan, sonrasında TRT’nin yayınladığı “oyun treni” programının sinyal müziği olan Panayır Günü. üçüncü ve sonuncusu ise usta sanatçının 1975 yılında Eurovision şarkı yarışması için bestelediği ve o günden sonra yarışmanın bizler için vazgeçilmezi olan Çoban Yıldızı.

ve anladım ki Melih Kibar da bir çoban yıldızı. biz her ne kadar onu unutsak da, o üzerimizde ışıldamaya devam ediyor….

köfte dediğin ekmek arası….



şık restoranlar yerine salaş yerlerde yemeye ayrı bir merakım var. hele mekanın hikayesi bir seyyar arabadan, baraka gibi bir dükkandan başlıyorsa değmeyin keyfime. dekorasyona, sunuma, servise saygı duyarım ama bunlar yerine önümdeki lezzete odaklanmayı tercih ederim.

arabada satılan nohutlu pilavı, plastik tabakda yerim. bir kasa üzerine serilmiş gazete kağıdı, hamsi için en iyi servis masasıdır bana göre. çocukluğumda annemin sokağa salarken elime tutuşturduğu yarım ekmek arası sandviçlerden midir yoksa stad önünde yediğimiz tükürük köftelerinden mi bilemem ama köftenin adresi de tabak yerine ekmeğin arası gibi gelir bana.

bu sebeple büyükçekmece’deki tarihi ekmek içi köftecisi Halil usta arayıp da bulamadığım yer oldu. onun da yolculuğu bir el arabasıyla başlamış. mekanda köfteyi porsiyon yeme seçeneğiniz yok. yalnızca çeyrek, yarım, tam ekmek arasında mı yersiniz ona karar verebiliyorsunuz. şık peçeteler, marka çatal bıçaklar yerine taburelerde oturup, kağıda sarılıp önünüze getirilen köftenizi elde yiyorsunuz.

sonrasında yediğiniz sizi kesmiyor bir tane daha söylüyorsunuz….





istanbul kaybettiği müziğine kavuşuyor….


blogu kafamda daha çok fotoğraf ve video üzerine tasarlamış olsam da içerikte müzik de ağır bir yer alacağa benziyor. bunda işim ve çevremin de etkisi var tabi. sevgili kardeşim serkan halili de çevremdeki müzisyenlerden. kanun çalıyor, hem de çok iyi çalıyor. bitirdiği konservatuarda ders veriyor sazı üzerine. bir de sahne hayatı var. Cafe Aman İstanbul adlı gurupla rembetiko çalıyorlar. son dönemde Fasl-ı Rembetiko adlı çok güzel bir albüm de çıkardılar.

17 mart akşamı ise büyük bir prodüksiyonla TİM sahnesindeler. aman o akşam için başka kimseye söz vermeyin….

liverpool’un 1 numaralı taraftarı….


spor filmleri her zaman ilgi çekici oluyor benim için. fakat hollywood sineması basketbol, beyzbol ve amerikan futbolunda yakaladığı duygusal bağı gerçek futbolla ne yazık ki kuramıyor. ama bu sefer karşıma beni gerçekten etkileyen bir futbol filmi çıktı, will.

ingiliz – türk ortak yapımı olan filmin altında strangelove films ve galata filmin imzası var. 2011 yılında bu projeyi hayata geçiren galata filmin diğer işleri de dikkate değer. 2010 yılında çıkardıkları ve bana göre son yılların en iyi türk belgeseli olan anadolu’nun kayıp şarkıları ile geçen yıl sinemalarda gösterilenentelköy efeköye karşı birer galata film projesi.

will, 2005 yılında istanbul’da oynanan liverpool – milan şampiyonlar ligi finaliyle ilgili hikayesi de bize yakın. bir babayla oğlunu birbirine bağlayan saf futbol sevgisini anlatan öykü, kimi zaman fantastik bir hal alsa da, bana hala neden futbolu sevdiğimi hatırlattı….

deklanşörle tanışmam….

bir kaç yıldır hasbelkader fotoğraf çekiyor paylaşıyorum. dijital çağın fotoğrafçılarındanım yani. ama rahmetli annemdeki eski fotoğrafları tararken bir fotoğrafın arkasındaki not sayesinde ilk çektiğim fotoğrafı bulmuş oldum. “2 Mayıs 976 Ali çekti” yazıyor fotoğrafın arkasında….


az olan özdür zannımca….


15 temmuz 2005 saat 16:21 de çekmişim bu fotoğrafı. yanımda bir usta, erdal kınacı var. ev sahibi o. mersin anamur’dayız. bir kahvenin alt katı burası. insanlar terasda kağıt oynuyor. erdal abi, dediğim gibi bir usta. baktığı her yerden bir fotoğraf çıkarmayı başarıyor. ben ise bu ve birkaç taneyle daha yetiniyorum. bu karenin de öyle ahım şahım bir şey olmadığının farkındayım ama yine de beni kendine çeken bir yanı var. belki de anı yaşamış olmanın ayrıcalığıyla ortamın aleladeliği, renklerin solgunluğu bana cazip geliyor. sıradan olmak, fırça darbelerinin yarattığı sahte bir dünyada yaşamaktan bana daha cazip geldiği için de olabilir tabi….

sen de beni sev….


eurovision heyecanı, yarışma tarihinin yaklaşmasıyla bünyeye yayılmaya başladı. bu sene Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yapılacak olan yarışmanın yarı finalleri 22 – 24, finali 26 mayıs’da gerçekleşecek. trt’nin ülkemizi temsil için seçtiği süpriz isim Can Bonomo , merakla beklenen şarkısını, dün akşam trt 1 ana haber ve trt müzik ortak yayınında açıkladı. genç şarkıcı, tahmin edildiği gibi sıradışı bir parçayla çıktı karşımıza. “love me back” isimli şarkı benim de dahil olduğum çoğunluk tarafından beğenildi. tabi her zamanki gibi burun kıvıranlar oldu. katılımcımız yabancı forumlarda da ilgi gördü. artık bundan sonra her şeyi promosyon çalışmaları ve Bakü’deki performanslar belirleyecek. biz de süreci merak ve heyecanla izleyeceğiz artık.

bu arada ben de boş durmayayım bugüne kadar yarışmaya hangi şarkılarla katılmıştık, nasıl sonuçlar almıştık bir derleyeyim istedim. hep beraber hatırlayalım bakalım eurovision sahnesinden Türkiye adına kimler geldi kimler geçti….

anne sözü dinlemedim bak neler oldu….



her insanın hayatında vardır salaklık sınırını zorladığı zamanlar. bundan 20 yıl önce bir mayıs ayı da benim öyle vakitlerimdendi. çünkü yukarıdaki fotoğraftaki halimi kara bahtım kör talihim diye açıklamak mümkün değil. yüzümde taşıdığım 20 küsur dikişin o hikayesine bir dönelim ne demek istediğimi anlarsınız.

fotoğrafın da üzerinde yazdığı gibi 92 senesinin mayıs ayı, itü den bir otobüs dolusu arkadaş bodrum’a tatile gitmeye karar verdik. deniz, eğlence ve alkolle dolu bir program yapıldı elbet. bu yoğun programda bir gün de motosiklet kiralanıp bodrum ve çevresinin turlanmasına ayrıldı. motosikletten denen 2 tekerli canavardan korkan rahmetli annem de bunu duyunca “aman evladım binme o merete, başına birşey gelir” diye sıkı sıkı tembih etti bavulumu toplarken.

bodrum’daki ilk iki gün gayet keyifli geçtikten sonra motosiklet turunun yapılacağı güne gelindi. herkes çiftler halinde motor seçerken ben de kankam harun’un arkasındaki yerimi almaya hazırlanıyordum. motosiklet motosiklet dediğim de bildiğiniz pizzacı motorlarından honda kinetic. malum bunların vitesi falan da yok gazı verirsen gidiyor, frene bastığında duruyor. bisiklete binmiş herkesin kullanabileceği bir araç kısacası. üstüne üstlük bu gerçeği deneyerek de teyit edince rahmetli annemin tüm tembihlerini unutarak, bir cesaret tek başıma motor kiralamaya karar verdim. tüm çiftler kızlı erkekli zaten, harun’un arkasında gezinmeyi de pek kendime yediremedim haliyle.

velhasılı lafı uzatmayayım, kader beni o beklenen sona çekmeye devam ediyordu. bodrum’dan çıkmadan trafik polisi çevirdi ilk olarak gurubu. “aman abi yapma istanbul’lardan geldik, öğrenci harçlığımızı bu motorlara yatırdık”, “ehliyetler otelde kaldı” gibi mazretlerle sıyırdık o engeli. sayıyı net hatırlamıyorum 5 veya 6 sı sap 10 ila 15 arası motor vardı gurupta. saplar önden giderken çiftler aheste aheste arkadan geliyorlardı.




bir çete edasıyla gümbet’e girdik önce. sonrasında biri “yemek için bitez’e gidelim” dedi. karar verildi bitez’e doğru yola konuldu. yollar mıcırlı ve tepelik. öndeki sapların oluşturduğu gurup olarak, arkadakilerden kopup gözden kaybolunca, aklıma gelen şahane fikri attım ortaya. neymiş efendim birimiz motoru yatırıp yanına yatacak kaza süsü verecekmişiz, arkadan gelenlere sıkı bir şaka yapacakmışız bak bak bak.

gerideki gurup tekrar görüş alanına girince, biz de yine yola koyulduk. ben sondan bir önde gidiyorum arkamdaki kim hatırlamıyorum ama harun önde eminim. kask yok, gözlük yok, ibre 90 km de, gözlerde rüzgardan sebep yaşlar. velhasılı o kritik an geliyor ve ben tek el gidonda arkamdan gelene dönüp hadi yetiş diyerek el kol işareti yapıyorum. ondan sonra hayal meyal önüme döndüğü ve yoldan çıkışımı hatırlıyorum. hastane de dikiş atılırken uyanmama kadar olan kısmı anlatılanlardan biliyorum yalnızca. önden giden ekürime bağırıyorlar “harun harun ali düştü” diye. canım kankam da cevap veriyor“hass..tir o az sonra düşecek”.

fazlasıyla uzadı toparlıyayım hikayeyi. sonrasında herkeste bir panik, el bebek gül bebek bakıyorlar bana. izmir’e 9 eylül hastanesine bile götürüyorlar. bir gece kalıyorum orada. guruptakilere kalsa helikopter tutup istanbul’a yollayacaklar oysa ben hayatımda ilk kez bodrum’dayım dönmüyorum.

92 nin mayısının 9 unda da bir tekne gezintisine çıkıyor gurup ve ben yüzümde 20 küsur dikiş, tüm pişkinliğimle en baş köşedeyim. (bakınız başlıktaki fotoğraf)

istanbul dönüşte ne oldu diye soracak olursanız herşeyden habersiz zavallı annem şoku atlattıktan sonra kısa kesiyor “bir daha motora binersen hakkımı helal etmem”. anne sözünü kulak arkası etmiş olan ben bu sözünü edemiyorum o günden beri….

ıstırabı anlatmak için yaratılmış….


babası ordu, annesi alanya doğumlu rum olan stelios kazantzidis, komünist görüşlü olan babası yunan iç savaşında aşırı sağcılar tarafından işkence ile öldürülünce 13 yaşında yetim kalmış. etkileyici sesini cenaze evlerinde ağıt yakan anneannesinden almış. yıllar sonra onun için “ıstırabı anlatmak için yaratılmış” demişler. öyle karakterli bir ses işte kazantzidis’inki….
  • bu videoda iki efsane Kazantzidis ve Xrysanthos Yunanistan’da Skv TV’ye konuk oluyor. ikiliye kemençesiyle Chrisanthopoulo eşlik ediyor.

stelios kazantzidis, müziğe henüz çocuk yaştayken çalışmakta olduğu fabrikanın patronunun verdiği gitarla başlamış. seslendirdiği hem rumca hem türkçe şarkılarla yunanistan’ın en tanınmış rembetiko sanatçısı olmuş. söylediği türkçe şarkılardan bazıları şöyle….

14 eylül 2001 de ölümüyle yunanistan’ı yasa boğan kazantzidis’in yunanca meşhur ettiği kimi şarkılar ise bizim sanatçılarımız tarafından türkçe olarak okunmuş.
  • Kazantzidis’in sesinden Efige Efige
  • şarkıyı Ayla Dikmen Nereye diye seslendirmiş

o köy bizim köyümüzdür….


doğup büyüdüğüm yer olan Ataköy, şu kırklı yaşlarımda bile bana, her uğradığımda farklı duygular hissettiriyor. belki de sebebi, benim hala orayla ilgili bir başka dünyayı kafamda yaşıyor olmamdır.

mesela o dünyada, hanelerin sabah açılan kapıları akşam saatinde insanlar özeline çekilene kadar kapanmıyor, sokaklarda dolaşan bekçiler tanımadıklarına “kimsin, kime geldin?” diye soruyor. benim dünyamdaki Ataköy böylesine kalabalık bir yer değil. 5. kısım bile inşa edilmemiş henüz. sırf bizim arka bahçemizde 3 saha var. biri kafa gol, biri minyatür, biri de büyük kale maçlar için. bir ıslığa onlarca çocuk iniyor evlerinden. bahçesinden meyve yemediğin apartman yok. İstanbul’un göbeğinde yemediğim çeşit meyve yok.

gerçek dünyaya döndüğüm de görüyorum ki insanlar koca koca bloklarda karşı komşularının bile adını bile bilmeden, birbirine selam vermeden yaşıyorlar. bir ekranın kölesi olmuş olan çocuklar futbolu bir bilgisayar oyunu sanıyor. değil bahçeden meyve yemek hormonsuzunu bulabilsek ne ala.

ne yazık bir sihirli değneğim de yok geri dönemiyorum ve beni avutması için solmuş birkaç fotoğrafa güveniyorum….

aslan parçası 11 yaşında bugün….

bugün Yamaç’ın doğum günü. 11 yıl geride kaldı ilk kez kucağımıza aldığımızdan bu yana. kuzguna yavrusu şahin görünür dedikleri misal elbet bize bir başka göründü ama o da Allah’a şükür ki doğdu doğalı hep şirin oldu,



zaman geçtikçe büyüdü koca yakışıklı delikanlı oldu,


siz fotoğrafa bakmayın genelde uslu bir çocuk oldu,


ama kafa gözü şişirdiği haylazlıkları da oldu,


ilk günden beri çalışkan bir öğrenci oldu,


babası gibi yemeye meraklı oldu,


yalnızca yemedi babasının aksine eli maharetli oldu,


her erkek evlat gibi o da anacı oldu,


bir de üstüne üstlük ben galatasaraylı olsun istedim gitti annesi gibi fenerli oldu,


ama armut dibine düşer misali babasının bir kopyası oldu.


bundan sonra da Allah yolunda kul, ülkesine bağlı faydalı bir vatandaş, anne ve babasına hayırlı evlat, doğru, dürüst, sevilen, sayılan, başarılı bir insan, evladına örnek bir baba olur İnşallah….

izle ve dersine çalış….

şimdiki gençler onları tanımıyor bile. gerçi bizim nesil de trt’nin siyaz beyaz ve tek kanal olduğu son yıllarda gördük onları. halbuki onlar sinema tarihinin en komik ikilisiydiler. bu videoda Stan Laurel ve Oliver Hardy ”this is your life” (bir zamanlar ülkemizde Uğur Dündar’ın hazırladığı “işte hayatınız”) programına konuk oluyor. sene 1954 ve bir televizyoncu olarak ders alınacak çok şey var….

ikincisi olmadı….

fotoğraf çeken herkesin muhakkak balat’da çocuk fotoğrafları var. ben de o günlerden geçtim bir kez de olsa….


salonda dans edercesine….

spor kanalları alp disiplini, kuzey disiplini, kayakla atlama derken kış sporlarıyla dolu yılın bu zamanı. mevzu kış sporları olunca benim aklımda hep bir ikili. 1984 yılında saraybosna’da düzenlenen kış olimpiyatlarında buzun üzerinde bir tarih yazan ingiliz çift jayne torvill – christopher dean. ikili ravel’in bolero’su eşliğinde buz dansında tüm hakemlerden 6.0 tam puan alarak unutulmaz bir performans sergilemişti….

tatilci yeri buralar….


ayvalık’da yaşayan bir ablamız “bizim tatilimiz okulların açılıp yazlıkçıların dönmesiyle başlıyor” demişti. ne demek istediğini büyükçekmece’ye taşındıktan sonra daha da iyi anladım. yağmurlu bir ocak sabahı büyükada’yı turladığımızda ise aklıma iyice kazındı dinginliğin fotoğrafı….






şampuan kokusunun hatırlattıkları….


duştan çıktım aklımda kumburgaz’daki yazlık yıllarım. sebebiyse şampuanımın kokusu.

hayatımın en tasasız, en mutlu günleriydi o günler. balkonun altından bağırarak geçen simitçiye uyanırdım sabahları. rahmetli annem çoktan kalkmış, çayı demlenmiş, masayı hazırlamış olurdu. alelacele yapardım kahvaltıyı. sonrasında altıma çektiğim bir şortla yalın ayak atardım kendimi kuma.

öyle denizle işimiz olmazdı bizim. haytalık peşindeydik hep. bir aşağı bir yukarı sitenin içinde koşturup dururduk. ta ki kumun sessizleşmeye, gökyüzünün maviden kızıla çalmaya başladığı saatlere kadar. o zaman da kaleleri kurar, takımları seçer, canımız çıkıncaya dek bir topun peşinde koşturmaya devam ederdik. gün boyunca denize girmek bir tek o maçın sonunda gelirdi aklımıza. o da denizden çok hamam keyfi gibi olurdu. bir şampuan şişesi elde ele dolaşır marmara’nın sularında bütün takım saçlarımızı yıkardık. işte o şampuan kokusu hala burnumda.

akşam yemeklerimizin ardından siteden kopar kumburgaz’ı turlardık. en çok da lunaparka giderdik. ama gece boyunca her ne yaparsak yapalım son durağımız sitenin kumsalındaki banklar olurdu. elde çerez ve meşrubatla yapılan uzun sohbetlerle sonlanırdı gece. ve ertesi sabah aynı günü yaşamak için tekrar uyanırdık tam 3 ay boyunca….

yalın, saf, duru….

temiz, basit ama bir o kadar da güçlü. müziğin enstrümandan değil insanın yüreğinden geldiği eski güzel günlerden….

arada kafayı yukarı kaldırmak lazım….

uzunca zamandır fotoğraf çekme fırsatı bulamadığım için arşive dadandım. bu kare eminönün’de çekildi. her ne kadar orjinali de fena olmasa sevgili arkadaşım ertuğrul’un photoshop müdaheleleri ayrı bir atmosfer kattı fotoğrafa….


bolca zaman geçirilesi site yatzer….


hala bilmiyor, takip etmiyorsanız mutlaka ziyaret edin. tasarım, mimari, sanat, fotoğraf, moda, araçlar, gezi gibi konularda birçok harika makaleyi içeren şahane bir site yatzer.com

2011 yılına ait 2 harika derlemelerini de paylaşayım:

krallar gibi yiyeceksin kahvaltıda….

kahvaltıyı diğer öğünlerden ayıran sabah veya ikindide olması ya da yenen yağ, bal, peynir, simit, poğaça, börek değil. onu farklı kılan, masa başında, yer sofrasında, piknik örtüsü üzerinde bulunduğun ruh halin. basit ama lezzetli yiyecekler eşliğinde kendini uzun uzadıya muhabbete salma rahatlığın…